Işıl Öz’ün Dr. Çağlar Akgüngör ile deprem söyleşisi- “Akılcı bir bakış açısıyla uzun vadede afet risklerinin azaltılabileceğine inanıyorum - ÖZGÜR HABERLER

Işıl Öz’ün Dr. Çağlar Akgüngör ile deprem söyleşisi- “Akılcı bir bakış açısıyla uzun vadede afet risklerinin azaltılabileceğine inanıyorum

Işıl Öz’ün Dr. Çağlar Akgüngör ile deprem söyleşisi: “Akılcı bir bakış açısıyla uzun vadede afet risklerinin azaltılabileceğine inanıyorum Uzun yıllardır riskler, acil haller ve afetler üstüne incelemeler yapan Dr. Çağlar Akgüngör..

Işıl Öz’ün Dr. Çağlar Akgüngör ile deprem söyleşisi- “Akılcı bir bakış açısıyla uzun vadede afet risklerinin azaltılabileceğine inanıyorum
Son Güncelleme: Whatsapp

Işıl Öz’ün Dr. Çağlar Akgüngör ile deprem söyleşisi: “Akılcı bir bakış açısıyla uzun vadede afet risklerinin azaltılabileceğine inanıyorum

Uzun yıllardır riskler, acil haller ve afetler üstüne incelemeler yapan Dr. Çağlar Akgüngör ile depremlerle alakalı konuştuk. Hem bilimsel bir geçmişe hem de kolay araya girmek deneyimine sahip olan Akgüngör’ün, geçenlerde Twitter’da paylaştığı tespitler afetin, ülkenin düzeninden, ekonomisinden, toplumsal altyapısından, siyasal yaşamından bağımsız olarak incelenmeyecek bir olgu olduğunu bir kez daha hatırlattı çok kişiye.

İlk olarak, Türkiye’deki son deprem ardından cereyan eden ilerlemelerde kendisini şaşırtan bir şey olup olmadığını sordum.

Akgüngör, ilk olarak çok üzgün bulunduğunu açıkladı ve “Bu üzüntüyü, bu yıkım ve can kayıbını yaşam sürdürmek mecburiyetinde olmadığımızı, bu halin pekala önüne geçebilecek bulunduğumuzu bilmenin de üzüntüsünü katladığını” ifade ederek ekledi:

“Büyük depremlerden sonra Türkiye’de devreye özgü bağlamsal farklar dışında, nerdeyse hiç değişmeden kendisini geneleyen bir afet döngüsü var. Genellikle 1960’lardan sonra daha canlı bir biçimde görüyoruz ki, her yıkıcı depremin ardındannda araya girmeknin ne kadar başarılı ya da başarısız bulunduğu, yıkımın ve can kayıbının sorumluğunu kimlerin üstlenmesi gerektiğiyle başlayan bir münakaşa başlıyor, toplumun giderek büyüyen tepkisine eşlik ediyor, derken bu kamusal münakaşa ülkenin mühim problemlerine da kayıyor, saptamalar, çözüm önerileri ve değişim istekleri geliyor fakat kısa bir vakitte bu dalga sönümlenip gidiyor. Sonuçta depremden zarar görebilirliğimizin azaltılması tarafında bir uzaklık alınmıyor, bunu da bir ileri büyük depremde gene aynı derecede yıkım ve can kayıbı meydana gelmesinden anlıyoruz. Sorunuzu bu kısır döngüyü düşünerek cevaplarsam: Hayır, beni şaşırtan bir ilerleme izlemedim şu ana kadar. Beni şaşırtmaktan çok hayal kırıklığına uğratan noktalar var, birincisi araya girmeknin ve eşgüdümün bunca senedir oluşturulan yatırımların ve hazırlık çalışmalarının neticesi olarak çok daha süratli ve etkin olmasını beklerdim. Gerçi 17 Ağustos ya da 12 Kasım depremlerinde bulunduğu gibi sahada değilim, bundan dolayı hali fakat medya ve sosyal medya üzerinden izlediğim kadarıyla değerlendirebiliyorum ama bana etkin bir ilk araya girmek gerçekleştirildiğini düşündüren bir şey görmedim açıkçası. Aksi olsaydı, 17 Ağustos’ta Silahlı Kuvvetleri’n sahadaki ağırlığının yükselmesinden ileri hale benzer bir biçimde bunun yansımalarını medyada net olarak görürdük. Belki de gerçekçi gelmeyecek ama görece yeni binaların hali da hayal kırıklığına uğradığım bir konu. Ne 1999’dan sonra değiştirilen yapı kontrol sistemi ne de Kentsel Dönüşüm yasası beklediğimiz neticeleri vermedi. Bunu esasen biliyorduk ama içimde gene de bilhassa son 10-15 senedir oluşturulan binalarda standartların daha iyi uygulandığına dair bir umut vardı. Bu da kısmen kırıldı, herhalde saflıktı bu düşüncem.”

Türkiye çapında depreme hazırlık hususu ile alakalı altını çizmek dilediğiniz bulgular neler olur?

Bu soruya senelardır söylenilenleri tekrarlayarak cevap vermek istemiyorum. İşin doğrusu -haydi daha eskiye gitmeyelim- en azından Marmara depremlerinden bu yana, altı çizilebilecek her şeyin altı çizildi. Her alanın eksperleri görüşlerini defalarca dile getirdi, uyarılarda bulundu. Bütün verilere birkaç anahtar sözcükle arama yapıp ulaşmak olası esasen. Sağlam bir yapının nasıl inşa edileceğinden sıhhatli kentleşmenin nasıl olması gerektiğine, afet risklerini nasıl azaltacağımıza kadar alakalı her hususta ciltler dolusu yazın var. Hem de yerel ya da uluslararası finansmanla çoğu hazırlık ve güçlendirme projesi gerçekleştirildi. Peki şimdi Kahramanmaraş depremleriyle meydana çıkan hale bakınca ne düşünmeliyiz?

1999’dan beri sanki toplum olarak bu olguya yabancıymışız gibi “Depremle yaşamaya alışmalıyız”, “Afetlere hazır olmalıyız” ve benzer sözler tekrarlanıp gözüküyor (Bir de buna “risk toplumu” kavramının yersiz tüketimi eklendi. “Risk toplumu” kavramını “riski kucaklayan, sirenler çalınca derhal refleks gösteren” vb. toplum olarak anlayanlar, keşke Beck ve Giddens bu terimi nasıl tanımlamış bir bakmış olsalardı…) Tamam, hazırlanalım ama, ortada apaçık görünen bir gerçek var, 17 Ağustos’tan 23 sene sonra hâlâ yer sarsıntısı bulunduğunda yapılarımızın ayakta kalıp kalmayacağına dair net bir şey söyleyemiyoruz. Üstelik “hazırlık/hazır olmak”tan ne kastedildiğini anlamaya çalıştığımızda görüyoruz ki, atıf oluşturulan şey genellikle birey/aile düzeyinde hayatta kalmak ihtimalini artıracak ve deprem ardından ilk birkaç günü daha basit geçirmemizi sağlayacak tavsiyelere kendisini adamış bilinçlendirme eğitim programlarına katılmaktan ibaret. Oysa bu programlarla alakalı olarak dile getirilmeyen bir şey var: Genel olarak afet risklerini azaltacak, bu tehlikelere maruziyetimizi düşürecek politikalar ve düzenlemeler etkin biçimde uygulanmadıkça, bunların da faydası çok sınırlı.

Bazen hazırlığın birey/aile ebatının ya da araya girmek hazırlıklarının, örnek olarak arama-kurtarmanın, böylesine belirtiliyor olmasının biraz da bir tür kaçış bulunduğunu düşünüyorum. İnsan yerleşimini, rantı bir kıyıya bırakacak şekilde düzenlemek ve bu hususta kararlı biçimde politikalarını sürdürmek, bilhassa Türkiye gibi inşaatın kritik bir ekonomik sektör bulunduğu bir ülkede çok zor. “Kentsel dönüşüm” bu anlamda iyi bir fırsat olabilirdi, fakat onun da riskten çok karlılığın en yüksek bulunduğu alanlarda yoğun biçimde işlemesiyle fırsatı kaçırdık. Bu nedenle, konunun bir depreme hazırlık hususu değil, afet tehlineti azaltma hususu bulunduğunu kabul etmek ve buna ideal hareket etmek gerekiyor. Kast ettiğim şey, suya sabuna dokunmayan, beylik bir “deprem öldürmez bina öldürür” yaklaşımı değil. İnsan yerleşimini fonksiyonel ve estetik biçimde düzenlemeye, kentlerimizi insanın ruh ve vücut sağlığına ideal yerleşimlere dönüştürmeye gereksinimiz var. Akılcı bir bakış açısıyla, uzun vadede hem afet risklerinin azaltılabileceğine hem de bu saydığım dönüşümün gerçekleşebileceğine inanıyorum.

Ancak Türkiye’nin bugün geldiği noktada, gereksinimi olan risk azaltma politikasının da sadece finansman değil, toplumsal tercihlerin, siyasal ve ekonomik sistemin de değişmesi sorunu bulunduğunu görmemiz lazım. Bu, siyasetçinin bulunduğu kadar, vatandaşın da zor birtakım adımları atmasını gerektiriyor. Biri imar affı çıkarmayacak, öteki de balkonunu kapatmayacak… Tabii bu da daha çok varlık yaratan (inşaat/emlak dışındaki sektörlerle) üretken bir ekonomi ve daha iyi bir varlık bölüşümüyle olası olabilecek bir şey. Yoksa elinde diğer bir zenginliği olmayan vatandaşlardan idealizm beklemek de bana çok gerçekçi gelmiyor.

.

Dr. Çağlar Akgüngör

Olası bir değişime neler vesile olabilir? Çoğunluk ülkede neler döndüğünü anlamadan çözüm ortaya çıkabilir mi?

Sorunuzu afetlerin toplumsal-siyasal neticeleri bağlamında yanıtlamaya çalışacağım. Tüm tarihsel hadiseler gibi, afetlerin de toplumsal değişim bakımından “körükleyici” fonksiyonu görebileceğini biliyoruz. Aklıma derhal Fransız Devrimi örneği geliyor. 1780’lerin başından beri devam eden alışılmadık derecedeki olumsuz hava koşulları ve nihayet 1788-1789’da ortaya meteorolojik afetlerin neticesi olarak asli besin maddelerinin fiyatında inanılmaz bir artış olmuş, meydana gelen memnuniyetsizlik de Fransız Devrimi ismini sunduğumuz radikal dönüşüm sürecini ateşleyen unsurlardan biri olmuştu. Fakat her afet süratli ve kökten bir dönüşüme kapı açacak diye bir genelleme yapamayız. Afetin ortaya geldiği koşullar, toplumun yapısı, kendisini dönüştürecek dinamiklerin varlığı, faaliyeti gibi fazlası etken bunda etkili.

Benim görüşüm, ani ve kökten bir dönüşümden söz ediyorsak, afetin bir vaka olarak tek başına buna yol açmasının güç bulunduğu. 1999’da o vakit siyasal bir aktör olarak da çok kuvvetli bir konumda tespit edilen ana akım medyada Türkiye’nin fazlası gedikli gazetecisi 17 Ağustos depreminin Türkiye’nin düzeninde aksak, hatalı olan her şeyi gözler önüne serdiğini, toplumun bunları apaçık görmüş bulunduğunu, bundan sonra kökten bir değişim yaşanacağını iddia etmişti. Zamanın gazetelerini inceleseniz 1999 Ağustos’tan Kasım’a kadar baskın bir değişim söylemi görürsünüz. Fakat bir sene sonrasının gazete nüshalarını açın, aynı yazarların beklenilen dönüşümün gerçekleşmediğine dair yorumlarını okursunuz.

Doktora çalışmamın parçası olarak bu söylemleri analiz ettiğimde vardığım netice şu oldu: Toplumsal-siyasal değişim söylemi bir hal değerlendirmesi, bir belirleme değil, daha çok toplumsal reaksiyonun şekilleneceği umuduyla yapılmış bir çağrıydı. Bu çağrının neticelenmemiş bulunduğunu bugün daha net olarak görüyoruz. Yaşı yetenler bu örnekle, derhal arkasından “temiz toplum” ve gene değişim çağrısı yapılmış olan “Susurluk skandalı” örneği arasındaki koşutluğu derhal fark edeceklerdir. Toplumumuz süratli ve kuvvetli reaksiyon işaret ediyor fakat bu reaksiyon örgütlü, uzun yaşamlı hareketlere dönüştürmekte hevesli değil. Tarihsel arka planın, kültürün bunda kesinlikle tesiri var ama örnek olarak 12 Eylül’ün toplumdaki siyasal katılım dinamiğini ezmiş bulunduğunu da düşünüyorum.

Bir de şunu unutmayalım, değişimin lüzumlu liginden söz ederseniz derhal herkes size katılıyor ama nelerin, ne kadar süratle değişmesi konusu ile alakalı ortak zemin bulmak çok zor. Bu da beni sorunuzun ikinci kısmına getiriyor: Toplum afetin sadece bir sendromu bulunduğu sorunlarımızın çözülebilmesi amacıyla değişim gerektiğinin farkında mı? Kanımca “fazlasınluğun ülkede neler döndüğünü anlamadığı” kanaati sıhhatli bir analiz amacıyla iyi bir başlangıç noktası değil. Birincisi, ortada “dönen” artık gizli, gizli bir şey yok. Her şey kamusal alanda ve gözümüzün önünde olup bitiyor ve “ortalama” yurttaşımız fazlası şeyin farkında. Kendi saha çalışmalarımda olsun, ardından afetlerle alakalı diğer çalışmalarda olsun bireylerin kendi koşulları içerisinde göründüklerinden daha akılcı davrandıkların defalarca gözledim. Konuştuğum bireylerin fazlası siyasal yaşamımıza hâkim olan klientelizmin varlığının da zararlarının da farkında olup, kendi çıkarlarına ideal biçimde ondan nasıl yararlanacakların biliyordu. Kendilerini “sistem böyle” vb. diye başlayan cümlelerle doğrulamaya çalışıyorlar, bir noktada “sistem” dedikleri şeyin bir parçası olduklarını da kabul ediyorlar fakat kendilerinde onu değiştirecek gücün bulunmadığını düşünüyorlardı.

Biraz spekülatif bir yorum olacak ama, fakat çocuklarının meyvelerini toplayacağı bir dönüşüm ile bugününü garantilemek arasında seçim yapması istenilen kaç kişi, birinciyi tercih edecektir? Ben, hep bu amaçla üretken ekonomiye, adil bir varlık bölüşümüne vurgu yapıyorum. Değişim istiyorsak, değişimin bedelini de toplumun kabul edeceği şekilde paylaştırmak zorundayız. Yoksa değişim amacıyla lüzumlu toplumsal uzlaşmayı sağlayamaz, toplumun desteğini alamayız.

Çağlar Akgüngör kimdir?

Galatasaray Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. Arama Kurtarma Derneği’nin (AKUT) ilk üyelerinden biri olarak 1999 depremlerinde sahada bulunduktan sonra afet idaresi konusu ile alakalı uzmanlaşmak üzere Fransa’da Grenoble Siyaset Bilimi Enstitü’sünde yüksek lisans yapmıştır. Yüksek lisans inceleme konusu, “Fransız İtfaiyesi ve Acil Tıp Servisinin Tıbbi Müdahalede İşbirliği”dir. Doktorasını da aynı enstitüde Türkiye’de 1999 depremleri üstüne yaptığın çalışmayla tamamlayan Akgüngör, Türkiye’ye dönüşünden sonra afet idaresi ve iş sürekliliği bölümünde danışmanlık vermek üzere kurulmakta olan AKUT Enstitüsü’nde vazife almış, daha sonra AKUT amacıyla proje yöneticiliği yapmış, ilaveten kendi bölümünde Galatasaray Üniversitesi’nde ders vermiştir. Ülkemizdeki ilk afet sosyolojisi çalışması “17 Ağustos Depremi’nde İki Çimento Fabrikası” Akgüngör’e aittir. 2015-2017’de Türkiye’de ilk defa görme ve işitme engelliler amacıyla erişilebilir, kapsayıcı afetlere hazırlık eğitim içeriklerinin hazırlanması çalışmasını yürütmüştür. 2018’de Türkiye’den ayrılan Akgüngör, halen Kanada’da özel sektörde operasyonel dirençlilik ve iş sürekliliği yöneticisi olarak çalışmaktadır.

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.